Yapay zeka, Japonya'nın sürdürülemez askeri dönüşümünü kurtarmaya yetmeyecek
Ali Ünal’ın haberine göre; Japonya'nın yeniden silahlanma hamlesi aylardır manşetlerden düşmüyor: Rekor kıran savunma bütçeleri, yeni silah alımları, ABD ile giderek sıkılaşan askeri koordinasyon ve bölgesel güvenlik ortamının giderek zorlaştığına dair art arda gelen uyarılar... Ardından, gündeme çok daha farklı bir konu düştü.
Ali Ünal’ın haberine göre; Japonya'nın yeniden silahlanma hamlesi aylardır manşetlerden düşmüyor: Rekor kıran savunma bütçeleri, yeni silah alımları, ABD ile giderek sıkılaşan askeri koordinasyon ve bölgesel güvenlik ortamının giderek zorlaştığına dair art arda gelen uyarılar... Ardından, gündeme çok daha farklı bir konu düştü.
The Japan Times'da 21 Haziran'da yayımlanan bir haberde, otomasyon ve yapay zekanın Japonya Öz Savunma Kuvvetleri'nin (SDF) yaşadığı personel sıkıntısına çözüm olup olamayacağı sorgulanıyordu. Görünüşte, ordunun modernizasyonuna dair teknik bir soru gibi duran bu durum, aslında çok daha derin bir gerçeği gözler önüne seriyor: Japonya, askeri kapasitesini nüfusunun, kamu maliyesinin ve toplumunun kaldırabileceğinden çok daha hızlı bir şekilde genişletmeye çalışıyor.
İnsansız hava araçları (İHA'lar), otonom sistemler ve yapay zeka destekli komuta araçları belirli görevlerde personel ihtiyacını azaltabilir. Ancak, Japonya'nın içinden çıkamadığı asıl büyük çelişkiyi çözmeleri mümkün değil. Ülkenin askeri yığınağı; giderek daralan bir demografik tabana, ciddi bir baskı altındaki mali yapıya, yüzleşilmemiş tarihi hafızaya ve yeniden silahlanma fikrine hala şüpheyle yaklaşan bir halka dayanıyor.
Otomasyon bir demografi stratejisi olamaz
Ordudaki personel sıkıntısı, sistemdeki ilk belirgin çatlak. 2023 mali yılında Öz Savunma Kuvvetleri, 19.598 kişilik hedefine karşılık sadece 9.959 kişiyi, yani hedefin ancak yarısını silah altına alabildi. Maaş iyileştirmeleri ve daha iyi çalışma koşulları durumu bir nebze toparlayabilir; ancak dünyanın en yaşlı toplumlarından birinde, askerliğe gönüllü yepyeni bir nesil yoktan var edilemez.
Ekim 2024 verilerine göre, 65 yaş ve üzeri bireyler Japonya nüfusunun yüzde 29,3'ünü oluştururken, çalışma çağındaki nüfus 73,7 milyona kadar geriledi. Bu tablo yalnızca asker sayısını etkilemekle kalmıyor. Modern bir ordunun aynı zamanda teknisyenlere, mühendislere, siber güvenlik uzmanlarına, İHA operatörlerine, bakım ekiplerine ve yazılım geliştiricilerine de ihtiyacı var. Silahlı kuvvetler ne kadar sofistike bir yapıya bürünürse, Japonya'nın tam da hızla kaybetmekte olduğu o nitelikli işgücüne olan bağımlılığı da o kadar artıyor.
İşte bu yüzden, Japonya'nın otomasyona yönelmesi kusursuz bir modernizasyon hamlesi sanılmamalıdır. Bu durum aslında yaşanan çaresizliğin de bir itirafıdır. Yüksek teknolojiye sahip bir ordu, insana olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz; yalnızca ihtiyaç duyulan insan profilini değiştirir. Yapay zekâ sistemleri halen insan muhakemesine, insansız platformlar operatörlere, gelişmiş silahlar ise düzenli bakıma, eğitime ve komuta kademelerine muhtaçtır. Teknoloji mevcut kapasiteyi esnetebilir ancak demografik çöküşü tersine çeviremez.
Yeniden silahlanmanın arkasındaki mali tuzak
Bir diğer büyük engel ise finansman. Japonya, askeri genişlemesini halihazırda ciddi şekilde zorlanan bir mali yapı üzerinden finanse etmeye çalışıyor. OECD verilerine göre, 2024 yılı itibarıyla Japonya'nın brüt kamu borcu GSYİH'sinin yüzde 222'sine ulaşarak büyük gelişmiş ekonomiler arasında zirveye yerleşti. 2025 mali yılı bütçesinde toplam harcamaların yüzde 33,2'si sosyal güvenliğe, yüzde 24,5'i ise ulusal borç ödemelerine ayrıldı. Yani savunma bütçesi henüz masaya bile gelmeden, ulusal bütçenin yarısından fazlası sosyal refah harcamalarına ve borçlara bağlanmış durumda.
Yaşlanan bir toplum için bu tablo kritik bir öneme sahip. Pek çok Japon vatandaşının yerinde sayan maaşlar ve artan yaşam maliyetleri altında ezildiği bir dönemde; savunma harcamaları emekli maaşları, sağlık hizmetleri ve hane halkı refahıyla rekabet ediyor. Tokyo yönetimi, sosyal güvenlik faturası bütçedeki en büyük payı çoktan yutmuşken, giderek daha fazla silah almanın yollarını arıyor.
Makroekonomik iklim de köklü bir değişimden geçiyor. Japonya'nın ağır borç yüküne dayalı mali modeli, faiz oranlarının son derece düşük olduğu bir dönemde inşa edilmişti. O devir artık kapanıyor. 16 Haziran 2026'da Japonya Merkez Bankası kısa vadeli politika faizini %1'e çıkararak son 31 yılın en yüksek seviyesine çekti. Bu denli devasa bir borç yükü taşıyan bir ülke için faizlerin bir miktar normalleşmesi bile tüm siyasi hesapları altüst edebilir. Borçlanmanın maliyeti artıyor, borç servis bedelini görmezden gelmek giderek zorlaşıyor ve askeri genişlemenin faturası vergi mükellefleri için çok daha görünür bir hal alıyor.
Savunma Bakanı Shinjiro Koizumi, Mart 2027'de sona erecek mali yıl için savunma harcamalarının, hükümetin yüzde 2'lik hedefine oldukça yaklaşarak GSYİH'nin yaklaşık yüzde 1,9'una ulaşacağını açıkladı. Ne var ki asıl mesele Japonya'nın bir hedef belirleyip belirleyememesi değil, bu hedefi ne kadar süre ayakta tutabileceğidir. Daha fazla borçlanmak, vergileri artırmak veya sosyal yardımlarda kesintiye gitmek ağır siyasi bedeller taşıyor. Seçmenden daha güçlü bir ordunun faturasını doğrudan ödemesi istendiğinde, savunma politikalarına verilen halk desteği hızla eriyor.
Tarihsel geçmiş, bölgesel güveni hala şekillendiriyor
Madalyonun bir de tarihsel boyutu var. Japon liderler düzenli olarak bölgesel tehditlere işaret ediyor: Çin'in askeri yükselişi, Kuzey Kore'nin füze programı, Rusya'nın bölgedeki artan faaliyetleri ve ABD'nin uzun vadeli güvenlik garantilerine duyulan güvensizlik... Bu endişeler Tokyo'nun neden daha güçlü bir ordu istediğini açıklayabilir. Fakat orduda kimin görev alacağı, bu faturayı kimin ödeyeceği ve bölge ülkelerinin Japonya'nın niyetlerine güvenip güvenmeyeceği soruları yanıtsız kalıyor.
Çin, Kore ve Güneydoğu Asya'nın bazı bölgeleri için Japonya'nın yeniden silahlanması, tarihsel bağlamından kopuk bir şekilde değerlendirilmiyor. İşgal yılları, zorla çalıştırma kampları, savaş dönemi zulümleri ve Japonya'nın savaş sonrası döneme dair sergilediği tutarsız yüzleşme, bölgesel algıları bugün dahi şekillendiriyor. Almanya'nın aksine Japonya; suçluluk, hesap verebilirlik ve itidal temelinde bir savaş sonrası mutabakatı hiçbir zaman tam anlamıyla inşa edemedi. Hesabı kapatılmamış bu tarihsel arka plan; her yeni füze programının, artan her savunma bütçesinin ve anayasa değişikliğine dair yapılan her tartışmanın, Japonya'nın komşularıyla onaramadığı o güven uçurumunu daha da derinleştirmesi anlamına geliyor.
İşte tam da bu nedenle Japonya'nın askeri dönüşümü, salt bir iç bütçe meselesi olmaktan çıkıp bölgesel bir güven krizine dönüşüyor. Savaş dönemiyle tam anlamıyla yüzleşememiş bir ülkenin, giriştiği bu hızlı silahlanma yarışının komşuları tarafından sıradan bir "idari düzenleme" olarak görülmesini beklemesi gerçekçi değil.
Toplumsal rıza otomatize edilemez
İç siyaset dinamikleri de bu gidişata başka bir sınır çekiyor. 3 Mayıs 2026 Anayasayı Anma Günü'nde yaklaşık 50.000 gösterici, Japonya'nın barışçıl anayasasını Başbakan Sanae Takaichi'nin anayasa değişikliği baskılarına karşı savunmak üzere Tokyo'da bir araya geldi. Bu direniş, tarihe düşülen basit bir dipnot değil; aksine, Japonya'nın savaş sonrası inşa ettiği kimliğinin giderek aşındığına dair toplumda kök salan derin bir endişenin yansımasıdır.
Füzeleri hükümet kararıyla satın alabilirsiniz, ancak toplumsal rızayı parayla satın alamazsınız. 1945'ten bu yana Japonya'nın Asya'daki güvenilirliği, askeri gücünden ziyade ticari hacmine, ekonomik üretkenliğine ve anayasal barışçılığına dayanıyordu. Bu köklü mirası zayıflatmak Tokyo'ya çok daha büyük bir cephanelik sunabilir; fakat aynı zamanda, Japonya'nın savaştan sonra bölgedeki konumunu yeniden inşa etmesini sağlayan o kırılgan güven bağını da onarılamaz biçimde zedeleyebilir.
Teknoloji bir strateji değildir
Asıl tehlike, Tokyo'nun teknolojiyi bir strateji sanması değil; başkentteki bazı karar alıcıların aslında ne yaptıklarının gayet iyi farkında olmalarıdır. Otomasyon, ordunun belirli yeteneklerini geliştirebilir ancak küçülen bir nüfusu, sınırlarına dayanmış bir bütçeyi, tartışmalı tarihsel hafızayı ve ikiye bölünmüş bir kamuoyunu onaramaz. Ulusal kapasiteyi aşan bir askeri büyüme hamlesi güç gösterisi değil; ihtimallerin farkında olan, ancak sonuç ne olursa olsun ilerlemeyi seçenlerin oynadığı bilinçli ve tehlikeli bir kumardır.
Japonya'nın çok daha maliyetli yeni bir güvenlik illüzyonuna ihtiyacı yok. Yaşlanan ve ağır borç yükü altındaki bir toplum için gerçek güvenlik; bütçe hedeflerinin peşinde koşarak ya da yapay zekanın ordudaki her boşluğu doldurabileceğini hayal ederek sağlanamaz. Gerçek güvenlik; stratejik itidalle, bölgesel güven inşa etmekle ve ülkeyi toplumunun, ekonomisinin ve tarihinin kaldıramayacağı bir yükün altına sokmayan akılcı bir savunma politikasıyla mümkün olacaktır.
Hibya Haber Ajansı